konu:buzul çağları-buzullarla ilgili resimler-erime ilgili resim-buzulda kar resimleri-erime ilgili resimler-patagonya buzulları ile ilgili görseller-erime ve ile ilgili görselleri-erime ile ilgili bilgi-buzulların erimesi resimleri-küresel ısınma hakkında genel bilgi ve resimler-küresel ısınma ile ilgili resimler ve resimler hakkında bilgi-dünyada görülmüş en büyük buzul çağı-dunyada meydana gelen buzul evreleri-buzul hakkında bilgi-buzullarla ilgili-buzul çağı hakkında-buzullarla ilgili makaleler-buzuldaki insanların özellikleri-buz erime resimleri-buzulçagı hakkında herşey
Buzul Çağını Andırır Gibi…

Avrupalı uzmanlar dünyanın bir 15 bin yıl daha Buzul Çağı yaşamayacağı görüşünde. Nature adlı bilim dergisinde çıkana yazıda Güney Kutbu’nda 740 bin yıllık bir buz kütlesinde yapılan araştırmalar değerlendiriliyor. Tahminlerin kaynağı buzul kütlesinde 3 kilometre derinliğindeki bir sondajdan elde edilen bilgiler.




Sera etkisine yol açan gaz birikiminin son 440 bin yıl içinde en yüksek düzeye ulaştığına da dikkat çekiliyor. Son haftalarda gösterime giren The Day After Tomorrow-Yarından Sonraki Gün adlı film bu konu üzerinde oldukça yoğun bir ilgiye neden olmuştu. Filmde sera etkisi yaratan gazların artmasının Kuzey Yarıküre’de yeni bir Buzul Çağı’na yol açması konu ediliyor.


Buzul çağı yeryüzü atmosferindeki sıcaklık düşüşüne bağlı olarak anakaralarda gerçekleşen buzlu tabakalaşma ve buzul kitlelerinde artış anlamına geliyor. Bu tanımdan yola çıkarsak Grönland ve Antarktika’daki buzul örtüsü teorik olarak hâlâ Buzul Çağı içinde olduğumuzu gösteriyor. Bu nedenle konuyla ilgili bilimsel makalelerde “buzul evresi” (kıtasal boyutlarda buz örtüleri ve aşırı soğuklarla ifade edilen sert koşullar) ve “buzullar arası evre” (günümüz koşulları) ifadelerine rastlarız. Dünyanın jeolojik tarihi içinde en az dört büyük buzul çağı biliniyor.
Buzul çağı yeryüzü atmosferindeki sıcaklık düşüşüne bağlı olarak anakaralarda gerçekleşen buzlu tabakalaşma ve buzul kitlelerinde artış anlamına geliyor. Bu tanımdan yola çıkarsak Grönland ve Antarktika’daki buzul örtüsü teorik olarak hâlâ Buzul Çağı içinde olduğumuzu gösteriyor. Bu nedenle konuyla ilgili bilimsel makalelerde “buzul evresi” (kıtasal boyutlarda buz örtüleri ve aşırı soğuklarla ifade edilen sert koşullar) ve “buzullar arası evre” (günümüz koşulları) ifadelerine rastlarız. Dünyanın jeolojik tarihi içinde en az dört büyük buzul çağı biliniyor. Bunlardan en sonuncusunun 40 milyon yıl önce Antarktika buzulunun büyümesi ile başladığı yaklaşık 3 milyon yıl öncesini ifade eden Pleistosen’in erken dönemlerinde şiddetlendiği buzulun giderek Kuzey Yarımküre’ye yayılmasıyla sürdüğü ve 10.000 yıl önce şiddetini kaybettiği düşünülüyor. Son Buzul Çağı’ndaki buzul evrelerinin 41.000 yıllık döngüler halinde tekrarlandığı saptanmış durumda.


Dünya neden buzul çağları yaşıyor?

Nature dergisinin 28 Haziran sayısında yayımlanan buzul çağı döngüleriyle ilgili makalelere ve “41.000 yıl paradoksuna” geçmeden önce buzul çağı veya buzul evrelerinin bilinen nedenlerinden kısaca bahsetmek gerekiyor. Söz konusu nedenleri kabaca üç sınıfa ayırabiliriz: Astrofiziksel nedenler kıtaların dağılımı ve atmosferin bileşimi. Astrofiziksel nedenler presesyon (salınım) yörünge döngüsü ve dünyanın eğim açısını kapsar. Presesyonu dünya gibi tam küresel olmayan ve dönüş hareketi yapan topaç örneği üzerinden açıklayacak olursak bu gibi cisimlerin dönme ekseninin zaman içinde başka bir eksen etrafında (örneğin dünya kendi dikey ekseni etrafında döner) dönme hareketi yapması şeklinde özetleyebiliriz. Bu salınım bizim bakış açımıza göre yıldızlarda yer değişikliğine neden olmaktan başka dünyanın aldığı Güneş insolasyonu (Güneş’ten gelen ışınların yeryüzüne vurması olayı) miktarını da etkiler. Kutupyıldızının 360º dönüş yapmasından dolayı “kutupsal döngü” adını da alan çevrim yaklaşık 23.000 yılda tamamlanır.


Güneş’ten gelen metrekare başına düşen sıcaklık miktarına etki eden diğer özellik yörünge döngüsüdür. Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesi tam bir daireden hafifçe uzamış bir daireye yani elipse döner. Bu döngü ise 98.000 yılda bir tamamlanır ve kabaca Dünya-Güneş arasındaki mesafeyi belirler. Son olarak Sırp matematikçi Milutin Milankovitch’in ilk olarak göz önünde bulundurduğu özellik dünyanın dikey ekseni ve yörüngesi arasındaki açıdır. Bu açı her 40.000 yılda 221º ve 245º arasında değişir; bildiğimiz 235º’lik açı ortalama bir değerdir. Kıtasal dağılım farklılıkları da yine ilk olarak Milankovitch tarafından ortaya atılan özelliklerdir. Buna göre yeryüzündeki kara kütlesinin 2/3′ünü taşıyan Kuzey Yarımküre’deki Güneş insolasyonu her iki yarımkürede görülen buzul çağlarını belirler. Milankovitch kuramı bu hareketlerdeki varyasyonların Güneş geometrisi ile bir araya geldiğinde yeryüzüne ulaşan Güneş enerjisi miktarında ölçülebilir değişimlere yol açtığını söyler.
Son Buzul Çağı’na ait 41.000 yıllık buzul evreleri döngülerine bakıldığında bu zamanlamanın açı değişimlerince yönlendirildiği sonucu çıkmaktadır. Oysa bu süreçte presesyona bağlı değişimlerin daha fazla meydana geldiği saptandığından 23.000 yıllık döngüler daha olasıdır. Bahsi geçen “41.000 yıl paradoksu” açı değişiminin presesyon üzerindeki baskınlığına verilen addır.


İki yeni çalışma

Bu gözleme ve yukarıda özetlenen teorik bilgilere dayanan makalelerden ilki buz kütlesindeki dengenin sıcaklığın donma noktasının üzerine çıkması veya altına inmesiyle ilgili olduğunu erimeye olanak tanıyacak belli bir eşik değerin üzerindeki yaz insolasyonunun ve yaz uzunluğunun asıl belirleyici parametreler olarak kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Bu etkenler ise yaz uzunluğunun Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı ile ters orantılı olduğunu söyleyen Kepler’in ikinci yasasına göre presesyonla değil 40.000 yıllık döngüye sahip açı eğimi tarafından kontrol edilir.
Boston Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü diğer çalışmada ise Doğu Antarktika buzul örtüsünün Geç Pliyosen-Erken Pleistosen evresindeki deniz seviyesini çok fazla etkilemiş olabileceği ileri sürülüyor. Kara kısmı ağırlıkta olan Doğu Antarktika buz kütlesi bu özelliğiyle insolasyon etkisine çok daha açıktır. Diğer yandan su içindeki kısmı ağırlıkta olan Batı Antarktika buzul örtüsü ise deniz seviyesindeki değişimlerden daha fazla etkilenmiştir. Açı eğimi etkisinin iki yarımküredeki etkileri simetrik olduğundan buzul kütlelerinin genel buz hacmine katkıları birbirine eklemlenerek 41.000 yıllık döngüye zemin hazırlarken; presesyon etkisinin yarımkürelerdeki etkisinin asimetrik oluşu iki buzul örtüsünün 23.000 yıllık döngü açısından birbirlerini iptal ettikleri ileri sürülüyor.


Çalışmaların hiçbiri 3 milyon yıl önce Kuzey Yarımküre’de başlayan buzlanmanın nedenlerine veya son 1 milyon yılda buzul evre-buzullar arası evre döngülerinin 100.000 yılda bir tekrar etmesinin gerekçelerine yanıt vermiyor. Araştırmacıların ilgili dönemlerin iklim koşullarını bu kadar yakında incelemesi şüphesiz ilk defa yaklaşık 3 milyon yıl önce ortaya çıktığı düşünülen Homo habilis ve buradan Homo sapiens’e uzanan süreci anlamak açısından çok önemli. Afrika’da Kilimanjaro dağından tutun Asya’da Tiyen-Şan dağlarına Peru’daki And dağlarına Alaska’dan Türkiye buzullarına Alplere ve Himalayalar’a kadar hemen hemen bütün dağlardaki buzullarda büyük ve hızlı erime ve küçülme bilim dünyasında dehşetle izleniyor.
Bilim adamları Antarktika’da yaptıkları çalışmada bir buzulu 3 km delerek buzul köküne ulaştılar. Bu derinlikte ısının son 740 bin yılda hiç değişmediği belirtilmiştir. Buzul kökünde yapılan araştırmalara göre buradaki ısı yeryüzünde sürekliliği en eskiye dayanan ısı derecesidir. Bu süre zarfında atmosfer çeşitli değişikliklerden geçerken yeryüzü de 8 ayrı buz çağları yaşamıştı.


Son Buzul Çağı günümüzden yaklaşık 74-12 bin yıllık arasındaki bir dönemi kapsamaktadır Buzullaşmanın en şiddetli dönemi ise Pleistosen’in son dönemine rastlayan günümüzden yaklaşık 18 000 ± 2000 bin yıl öncesine olmuştur. Son Buzul Çağı’nda dünya genelinde sıcaklığın günümüzdekine göre 4-5°C düşmesine bağlı olarak Kuzey Yarım Küre’nin kuzey kesiminde buzullaşma artmış Amerika kıtasında Göller Bölgesine Avrupa’da Alp dağlarının eteklerine kadar olan kesimler buzullarla kaplanmıştır. Orta kuşakta ise dağların yüksek kesimlerinde buzul oluşumu meydana gelmiştir. Bu dönemde Anadolu’nun kıyı kesimindeki dağlarda 2500-2600 m’nin karasallıktan dolayı İç Anadolu ve Doğu Anadolu’daki dağların 2700-2800 m’den yüksek kesimleri buzullarla kaplanmıştır.


Dördüncü Jeolojik Zaman’ın son çağı olan ve günümüz olarak da adlandırılan Holosen günümüzden yaklaşık 10 000-10 500 yıl önce başlamıştır. Bu dönemin en önemli özelliği yağış ve sıcaklığın artarak günümüz iklim koşullarının oluşmaya başlamasıdır. Araştırmayı yürüten bilim adamları dünyanın gelecek 15 bin yılda buzul çağına girmeyeceğini buna karşın yeryüzündeki metan ve karbon dioksit gazlarının yol açtığı sera etkisinin son 440 bin yılın en yüksek seviyesine ulaştığını da vurgulamaktadırlar. Sera etkisinin dünya ekolojik tarihinde ilk defa bu kadar yüksek değerlere ulaşmasından dolayı geçmiş değerlere kıyasla herhangi bir tahmin yapılamamaktadır.


Ekvator’da mesela Afrika’nın merkezinde o kavurucu sıcak kuşakta tepesi karlı bir dağ olabilir miydi? Londra Kraliyet Coğrafya Derneği’nin bilgin üyeleri bunu duyduklarında “Olamaz” diye bağırdılardı.. tabii eskiden… O zamanlar yıl 1848′lerden önceydi! Kilimanjaro Dağı üzerindeki karları 1848 yılında ilk gören Avrupalı İsviçreli misyoner ve araştırmacı Johannes Rebmann oldu. Ne var ki gördükleriyle ilgili haberler Londra’ya ulaştığında derneğin kimi üyeleri Rebmann’ın anlattıklarına burun kıvırdı. Hatta bunlardan biri Rebmann’ın gözlerinde ciddi bir sorun olabileceğine dikkat çekti. Günümüzde Kilimanjaro bir kaz daha tartışmaların odak noktası durumuna geldi. “kilimanjaro’nun Karları” ama bu defa ne Kraliyet Akademisi’nde ne de o ünlü filmde!


Afrika kuşağında buz gibi dağın buzluğu yokolma eğilimine girdi! Dağın buzla örtülü tepesi ve eteklerinden süzülen buzullar hızla yok oluyor. İklimdeki değişimlere karşı harekete geçen eylemcilerin birçoğu Kilimanjaro’ya küresel ısınmanın çarpıcı bir simgesi eriyen buzulların ve buz katmanlarının çıplak bir örneği gözüyle bakıyor.




79 buzulda küçülme


Buzullarda dünya çapında bir erime olduğu yönünde çok güçlü kanıtlar var. İsviçre’deki Dünya Buzul Gözlem Merkezi 2002 ile 2003 yılları arasında incelenen 88 buzuldan yalnızca dördünde bir büyümeye tanık olunduğunu en azından 79 tanesinin ise küçülmekte olduğunu belirtiyor. Ancak asıl önemlisi neden öyle olduğu. Küresel ısınma tüm bu olanları açıklamaya yetmiyor. Dünya üzerindeki dağ buzullarının birçoğu 19 yüzyılda insan kaynaklı unsurların iklim üzerindeki etkileri henüz ortaya çıkmadan önce erimeye başladı.


Kilimanjaro olayına gelince de iklim değişimine kuşkuyla yaklaşanların bir bölümü tepesindeki karların erimesinin küresel ısınmayla bir ilintisi olmadığını öne sürecek denli ileriye gidiyorlar. Kilimanjaro’nun doruğundan alınan örnekler buradaki buzların en az 11000 yıl öncesine uzandığını ortaya koyuyor. Buz katmanının yaklaşık 1880 yılına yani Rebmann’ın görmesinden çok sonrasına dek geliştiği sanılıyor. 1912 yılında yapılan ilk araştırmadan bu yana buzun %80′inin eridiğine ve geri kalanının da 20 yıldan kısa bir süre içinde yok olabileceğine dikkat çekiliyor.


Tartışmalar

Tüm bunlar küresel ısınmanın çıplak bir sonucuymuş gibi görünse de 2004′te yayımlanan bir araştırmada Innsbruck Üniversitesi’nden Georg Kaser buzun dağda herhangi bir ısınma söz konusu olmadığı halde eridiğini belirtiyor. Afrika’nın bu bölgesi yağışlardaki ani değişimler ve buna bağlı olarak Viktorya Gölü’ndeki su düzeylerinin alçalmasıyla dikkat çekiyor. Söz konusu bölgede 1880′ler olağanüstü yağışlı olmasına karşın daha sonraki onyılların oldukça kurak geçtiğine parmak basılıyor.


Bazılarına göre Kilimanjaro dağında yaşananlar salt kar yağışına bağlı bir olaydan ibaret. Fakat erimenin neden günümüzde de sürmekte olduğu konusuna kesin bir açıklama getirmiyor. Buzlardaki erime yalnızca kar yağışının azalmasına bağlı olsaydı yeniden yağışların arttığı 1960 yılından sonra sürecin tersine dönmesi gerekirdi. Oysa Kilimanjaro buzlarındaki erime yine de sürdü. Yaklaşık 4000 yıl önce yaşanan 300 yıllık bir kuraklık döneminde bile buzullıar erimemişti.. Kilimanjaro’daki koşullarla küresel ısınma arasında sıkı bir bağ olduğuna dikkat çekiliyor.


Afrika buzulları

Pierrehumbert tropikal bölgelerde buzulların giderek çekildiğine işaret ederken 1900 yılından bu yana Kenya Dağı’ndaki 18 buzuldan yedisi yok oldu. Rwenzori dağlarındaki buzun büyük bir bölümü eridi. 1990′larda tarihe karışan Yeni Gine’deki Meren buzulu ise son dönemlerde yok olan çok sayıda buzuldan yalnızca biri. Tropikal buzullardaki bu erimenin çoğunlukla son dönemlerde meydana geldiği ve daha önce eşine rastlanmamış bir olay olduğu görülüyor.
Söz gelimi And sıradağlarının Peru’daki en yüksek tepesi olan Quelccaya dağını ele alalım. Thompson tarafından 1976 yılında alınan buzul örnekleri 1500 yıldır buzula her yıl yeni bir katmanın eklendiğini göstermekteydi. Thompson 1991 yılında kayıtları güncellemek üzere bu bölgeye gittiğinde bu sürecin sona erdiğine ve tepedeki buzun 20 metresinin eridiğine tanık oldu.


Peru: dörtte biri yok

Altta Quelccaya’nın en büyük buzulu Qori Kalis’te de 1963 yılından bu yana bir küçülme meydana geldi ve buzulun beşte biri yok oldu. 2004 yılında Thompson buzun altında donup kalmış ve en az 50000 yıl öncesine uzanan bitki kalıntıları elde etti. Son 30 yılda Peru And’larını örten buzun dörtte biri yok oldu. Bolivya’dan Ekvador’a uzanan bölge üzerindeki öteki buzullarda da buna benzer çarpıcı değişimler yaşandı. Venezuela da 1975′ten bu yana altı buzuldan dördünü yitirdi. Thompson kar yağışında erimeye neden olabilecek bir azalmaya ya da güneş ışığında bir artışa rastlamadı. Ancak hava sıcaklıklarında yaklaşık yarım derecelik bir artış saptandı. Kilimanjaro gibi başka bölgelerdeki buzların erimesi de insanların iklim üzerinde yarattıkları etkilerin baş göstermesinden çok daha öncesine uzanıyor.


Sürekli küçülme

Gerek Himalaya gerekse Alp dağlarındaki buzlar Viktorya döneminden beri eriyor. 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ortalarına dek uzanan süre içinde Alp dağlarındaki buz kütlesinin yarı yarıya küçüldüğü belirtiliyor. Avrupa’nın en büyük buz kitlesi olan Breidamerkurjokull geçtiğimiz yüzyılın büyük bir bölümünde sürekli küçüldü. Patagonya’daki buzullar 1880′de erimeye başladı. A.B.D’deki Ulusal Buzul Parkı’ndaki buzlar da bu alanın parka dönüştürüldüğü 1910 yılında çoktan erimeye başlamıştı.


Utrecht Üniversitesi’nden Hans Oeresmans dünya üzerindeki 169 buzulla ilgili kayıtları inceledi. Geçen yıl “Science” dergisinde yayımlanan raporda Oeresmans kimilerinin geçmişi 1600 yılına uzanan bu buzulların büyük bir bölümünün 19. yüzyılın başlarında doruğa ulaştığı ve o tarihten bu yana da hızla erimeye başladığına dikkat çekti. Bu da erimenin iklimde insan eliyle başlatılan bir değişimin göstergesi sayılamayacak denli erken bir döneme denk geldiğini ortaya koyuyor.




Küçük buzul çağı mı?


Asıl sorumlunun küçük çapta bir buzul çağı olduğuna inanılıyor. İklimbilimciler 19. yüzyılda yaşanan ısınmanın 14 ile 19. yüzyıllar arasındaki döneme denk gelen ve tüm dünyada sıcaklıkların hafifçe azaldığı küçük çapta bir buzul çağının sonucu olduğu görüşünde birleşiyorlar. Gelgelelim küçük buzul çağı acaba buzlardaki sürekli erimeye de bir açıklama getiriyor mu? Buzulbilim uzmanları buzulların iklim değişimlerine gösterdikleri tepkilerin genellikle uzun bir zaman aldığı kimi zaman onyıllarca sürebildiği görüşünde de birleşiyorlar.


Pierrehumbert “Küçük çaplı buzul çağının sona ermesiyle birlikte yaşanan iklim değişimlerinin endüstriyel ısınma döneminin başlangıcıyla aynı döneme denk düştüğü su götürmez bir gerçek” diyor. Ancak geri tepmenin 20. yüzyılda sona ermesi gerekirken bu etkiler günümüzde de sürüyor.


İkiye katlandı

Oerlemans’ın 169 buzul üzerinde yaptığı incelemeler buzlardaki erimenin son yıllarda ivme kazandığını ortaya koyuyor. Patagonya’da erime hızının ikiye katlandığı Alpler’de yüzyılın ortalarında inişe geçen erime sürecinin 1980′den beri bu açığı kapatacak bir hızla yeniden başladığı görülüyor.


Başka yerlerdeki kayıtlar çok gerilere uzanmamakla birlikte son zamanlarda yaşanan değişimin yeni bir olgu olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Çin’de 46000 buzul üzerinde yapılan bir araştırma 1980′den bu yana buzulların %7′lik bir yitime uğradığını gözler önüne seriyor. Çin yakınlarındaki Tien Şan dağlarında buzullarla kaplı alanın 1955 ile 2000 yılları arasında %25 oranında küçüldüğü görülüyor. Neredeyse tüm dünyada yaşanan bu değişikliklerin bilinen tek sorumlusu ancak küresel ısınma olabilir. Kimi buzullarda bir büyüme olsa da buzulbilimciler buzların küresel ısınmaya bağlı olarak giderek daha büyük bir hızla eridikleri görüşünde birleşiyorlar.


Önemli mi?

İyi de dağlardaki buzların yok olması bu denli önemli mi? Kısa erimde korkunç sellerin yaşanabileceğinden korkuluyor. Buzların erimesiyle bu dengesiz alanda büyük göllerin oluşabileceğine inanılıyor. Uzun erimde ise bir susuzluk sorunuyla karşı karşıya kalınması bekleniyor. Buzulların yok olmasıyla birlikte yaz mevsimlerinde ırmaklardan akan suların Çin’den Kaliforniya’ya dek dünyanın birçok bölgesini etkisi altında bırakabileceğinden korkuluyor.


Patagonya ve Alaska’da eriyen buzlar şimdiden deniz düzeylerinde artışa neden oluyor. Uluslararası İklim Değişimi Paneli’nin 2001 raporuna göre dağlardaki eriyen buzların 2100 yılına gelindiğinde deniz düzeyinde 023 metrelik bir yükselmeye yol açması bekleniyor. Tüm buzulların erimesi sonucunda artışın yaklaşık yarım metreye ulaşacağına inanılıyor. Bu oldukça önemli bir artış olmakla birlikte okyanuslardaki ısınmanın deniz düzeylerinde yaratması beklenen artışın yanında devede kulak kalıyor.
Grönland ve Antarktika

  1. Asıl devinimin Grönland ve Antarktika’daki dev buz kütlelerinde meydana geldiği görülüyor.
  2. Buradaki buzulların tümden erimesi sonucunda deniz düzeylerindeki yükselmenin 80 metreye ulaşabileceğine ve birçok ülkenin sular altında kalabileceğine inanılıyor.
  3. Kısa bir süre önceye dek iklimbilimciler Grönland ve Antarktika’daki dev buzulların erimesi için binlerce yıllık bir ısınmaya gerek olduğuna inanıyorlardı.
  4. Şimdilerde birçoğu buzulların birkaç yüzyıl içinde yok olabileceğini düşünüyor. Böyle bir durum söz konusu olduğunda Kilimanjaro da kafamızı kurcalayan en son şey olacaktır.
Buzulun Yaşamı
Buzulların büyüklüğü kar yağışına ve erime parçalanma ya da kristalleşmeye bağlı erimenin hızına ve tepelerden aşağıya ne hızla aktıklarına bağlı olarak değişir.
Dünya üzerindeki 169 buzulun 1950 yılına oranla ortalama uzunluğu Hava sıcaklığı donma noktasının altındayken bile güneş ışığı kar ve buzun erimesine neden olabilir.
Bulut örtüsündeki azalma ve kurak hava da erime sürecini hızlandırabilir. Birikme kuşağında kar katmanları buzdan bir tepecik oluşturur.
Daha az kar yağışı daha az buzlanma ve güneş ışığının kayalar ve tozlar tarafından daha az emilmesi anlamına gelir.
Soğuk iklimlerde buzullar çok az buz yitimiyle denizlere akarlar
Antarktika çevresinde yüzen dev buz kitleleri buzulları engeller.
Bunlar parçalandığında buzullardaki akış hızında çarpıcı bir artış meydana gelir.
Buzullar eridiğinde geride kalan dengesiz tortu yığınlarında genellikle göller oluşur.
Bu tortuların çökmesi feci sellere yol açabilir.
Yaz aylarında eriyen buzların suları yüzeyde toplanır.
Bu sular “moulins” adı verilen yarıklardan sızarak buzulun tabanına akarlar ve akış hızında bir artışa neden olurlar.
Sıcak iklimlerde buzullar daha sıcak havaya doğru ilerledikçe erime de ağır basmaya başlar.