İzmir’de (Smyrna) yapılan arkeolojik araştırmalar yöredeki ilk yerleşimin MÖ.3000 yıllarında, bugün Tepekule denilen Bayraklı yakınındaki yerde kurulduğunu göstermiştir. M.Ö 2000–1200 yılları arasında yaşamış olan Hitit Krallığı’nın etkisi altında kalan Smyrna, Hitit Devleti’nin M.Ö 1200 yılında Frigler tarafından yıkılmasından sonra MÖ. XI. yüzyılda Yunanistan’dan gelen göçmenler tarafından işgal edilmiştir. Bundan sonra Pagos Dağı’nın (Kadifekale) büyük bir bölümü liman çevresi ile akropol arasındaki alana yayılmıştır.


Akropol (Merkez)



MÖ. VII. yüzyılda Lydialıların ele geçiremediği bu şehri Kral Alyattes yakıp yıkmış, burada yaşayan halk da Smyrna’yı bırakarak çevre köylerine dağılmışlardır. Yörenin MÖ. V.-IV. Yüzyıllar arasındaki tarihi kısmen karanlıktır. Büyük olasılıkla, diğer İon kentlerinde olduğu gibi Pers egemenliğine girmiş ve tiranlar tarafından yönetilmiştir.


Büyük İskender’in Çanakkale yöresinde Pers kralı Darius’u yenişinden sonra (M.Ö.333) Anadolu’nun büyük bölümü Makedonyalıların egemenliğine girmiştir. Böylece İonia’da olduğu gibi Smyrna da Hellenistik dönemde gelişmiş, nüfusu artmış ve zenginleşmiştir. Bu arada da kent Pegas Dağı (Kadifekale) eteklerinden ovaya doğru yayılmaya başlamıştır. Büyük İskender bir bakıma Smyrna’nın da kurucusu sayılmıştır.


Mitolojik bir öyküye göre Pagos dağında avlanmaya giden Büyük İskender, bir ağacın altında uyuya kalmıştır. Orada gördüğü rüyada kendisine Smyrna’nın buraya taşınması öğütlenmiştir. Bunun üzerine Claros’daki Apollon kâhinlerine danışmış ve şu cevabı almıştır: “Kutsal Meles ötesinde Pagos’a yerleşmeye gidecek olan bu insanlar üç veya dört kez mutlu olacaklardır.”


Nitekim M.S.244–249 yıllarında Philippus döneminde basılmış bir Roma sikkesinde Büyük İskender’in Pagos dağında ağaç altında uyurken iki tanrıçanın rüyasına girmesi görülmektedir.


Pausanias’dan öğrenildiğine göre bu olaydan sonra Büyük İskender’in isteği üzerine kent Bayraklı’dan akropol olarak nitelenen Kadifekale’ye taşınmış ve İmparatorun kumandanlarından Lysimakhos bununla görevlendirilmiştir. Bundan ötürü de Smyrna’nın çevresinde akropolü kuşatan Lysmakhos ismi ile tanınan surlar yapılmıştır.



İonia bölgesi antik kentlerinden Smyrna, İzmir körfezi’nin kuzey-doğusunda yaklaşık 100 dönümlük bir alana yayılmıştır. Buradaki ilk yerleşmenin başlangıcını bulabilmek amacıyla Bayraklı yakınında Tepekule’de, akropolde yapılan kazılar M.Ö. V.-I. yüzyıllara inen kalıntıları ortaya çıkarmıştır. Buradaki ilk araştırmalara 1824–28’de Prokesch von Osten başlamıştır. Avusturya Arkeoloji Enstitüsünün 1930’da başlattığı kazıları ise Fransız Miltner sürdürmüştür. Böylece Yamanlar Dağı’nın eski bir yerleşim alanı olduğu anlaşılmıştır.


İzmir Akropolündeki araştırmalarda da dikdörtgen yapı kalıntıları, kayalara oyulmuş temeller ortaya çıkmıştır. Ord. Prof. Dr.Ekrem Akurgal’ın Prof. James Cook ile beraber (1948–1951) de başladığı kazılarla Smyrna’nın tarihi gün ışığına çıkmıştır. Daha sonra E.Akurgal 1966’ya kadar kazıları yalnız yürütmüştür. Yakın zamana kadar da eşi Doç.Dr. Meral Akurgal çalışmaları sürdürmektedir. E.Akurgal, Athena Mabedi, su kemerleri (akuadük) ve antik evlerin yanı sıra çok sayıda M.Ö.3000-2500’e tarihlenen kalın çizgili, kaba hamurlu çanak çömlek çıkmıştır.


Kalıntıların bazılarının Troia I ve Troia II yapı katları ile aynı dönemde yapılmış olmaları dikkat çekicidir. İonia bölgesinde sıkça rastlanan, Helenistik çağda yapılmış çok odalı evlerle burada da rastlanılmıştır.


Akropolün surlarının uzantıları Basmane garından Tilkilik ve Altın park’a giden yolun başlarında görülmektedir. Kadifekale’de pek az örneği kalabilen surlar genellikle Orta Çağ’a ait olup bunların alt tabakalarında Helenistik Çağ’a ait izler görülmektedir.

Gezginlerin ve tarihçilerin değindiği tiyatro, stadion gibi yapıların yerlerini, ne şekilde olduklarını öğrenebilmek oldukça zordur. Bunlardan tiyatro 1950’li yıllarda rahatça görülebildiği halde günümüzde yeni yapılanmalardan ötürü tamamen kaybolmuştur.


Smyrna’nın antik yıllarına ait akropol kalıntıları yeni caddelerin açılışında ve temel kazıları sırasında rastlantı sonucu ortaya çıkmıştır. Eşrefpaşa Caddesi yeniden düzenlenerek açılırken antik tarihçilerin değindiği antik yol ile karşılaşılmıştır. Günümüzde, Eşrefpaşa Parkı içerisinde kalıntıları görülen antik yol doğu-batı yönünde uzanan iki kutsal yolun daha bulunduğunu belirttiği gibi bunların denizden gelen esintilerin aracılığı ile kenti serinlettiği de ileri sürülmüştür.



Smyrna’da Roma döneminde yapılan yapılar da yeni inşaatlar arasında gözden kaybolmuştur. Pagos Dağı’nın (Kadifekale), akropolün kuzey-batı eteklerinde olan tiyatro ile stadiumun yakın tarihlerde görülebilen Cavea’nın destek duvarları, oturma kademelerine uzanan tonozlu geçit gibi izleri de ortadan kalkmıştır. Bugünkü Basmane istasyonundan yukarıya doğru çıkıldığında 1922 yangınından kurtulabilen eski evler arasında kalmış olan bu kalıntıların olduğu yer uzun süre büyük bir çukur olarak kalmıştır. Ancak kentin plânsız gelişmesi burasının evlerle dolmasına neden olmuştur. Bugünkü İzmir’de Namazgâh (Tilkilik) Roma Agorasında peş peşe yapılan kazılar, o dönemle ilgili kalıntıları ortaya çıkarmıştır.


Rudolf Naumann ve Selahattin Kantar’ın, Türk Tarih Kurumu ile Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına 1932–1941 yıllarında akropolde sürdürdüğü kazılarda agoranın 120 x 80 m. ölçüsünde bir dikdörtgen avlusu olduğu, doğu ve batısında da ikişer katlı stoaların olduğu anlaşılmıştır. Stoalar iki sütun dizisi ile üç’e bölünmüştür. Bunların arasındaki yapılar17.50 m. genişliğindedir. Burada halen devam eden bu kazıdan çıkarılan Poseidon-Demeter heykel grubu İzmir Arkeoloji Müzesindedir. M.S.178 depreminde kent ile birlikte akropoldeki yapılar yıkılmış, ancak Marcus Aurelleus Smyrna’yı yeniden yaptırırken yıkılan Stoa’nın batı kolonları üzerine karısı II.Faustina’nın portresini koydurmuştur.


Agoradaki çalışmalar; agora meydanı, kuzey kapısı, bazilika altı, batı yapısı (stoa), antik çarşı olmak üzere beş yerde kazı, restorasyon, arkeolojik temizlik ve çevre düzenlemesi şeklinde sürdürülmektedir.


Pergamon Akropolü (Bergama)



Antik Mysia Bölgesi’nin önemli kentlerinden olan Pergamon, akropolün bulunduğu tepenin eteklerinden başlayarak ovaya doğru yayılmıştır. Akropolün bulunduğu tepenin iki yanından akan, Bakırçay Irmağı’na (Kalkos) dökülen (Selinos) ve Kestel (Keitos) çaylarının verimliliğini arttırdığı topraklar Antik Çağın gözde kentlerinden bir olmasını sağlamıştır. Bergama Çayı’nın (Selinos) ikiye ayırdığı kent, doğal kaynaklar ile çayların çevresindeki düzlüklerde günümüzde Musalla Mezarlığı denilen yere kadar uzanmıştır.


Pergamon Akropolünün 392.3 m. yüksekliğindeki dik yamaçları kentin denizden uzak oluşundan dolayı göçlerden etkilenmemiştir. Bununla birlikte Pitane (Çandarlı) ve Dikili Körfezi’ne yakın oluşu, batıda Kaiko Vadisi’ni izleyen yolun Akhisar’a (Thyateria) ulaşmasıyla da Kral Yolu ile bağlantısı sağlanmış ve bu da kenti önemli kılmıştır.


Bergama akropolü ve çevresinde arkeolojik araştırmalara XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlanmış, araştırmacılar özellikle Kızıl Kilise ile ayakta kalabilmiş bazı kalıntılar üzerinde durmuşlardır. Bergama’ya 1865’te gelen C.Humann, Dr.Nikola Ballis ile akropole çıkarak kireç ocaklarında eritilen mermerleri görmüşlerdir. Bundan sonra C.Humman 1876’da Berlin Müzesi Müdürü olan Dr.A.Conze ile yöreyi incelemiş, bulduklarını Berlin Antiktepe Müzesi’ne göndermiştir.


C.Humann’ın A.Conze, Bohn ve Schuhhardt’la birlikte 1883–1885 Aralık ayına kadar sürdürdüğü kazılarda İmparator Trayan’ın yaptırdığı teras üzerindeki tapınak, tiyatro ve yukarı agora kazılmıştır. C.Humann, Zeus Mabedinin kabartmaları ile Athena Mabedinin mimari parçalarını Berlin’e götürmüştür.



Bergama kazılarını 1900–1912 yıllarında Dörpfeld yürütmüş, A.Conze ile Hepding de kazı gurubunda yer almıştır. Gymnasium, Attalos Evi, aşağı agora ve büyük yapının yer aldığı alan ortaya çıkarılmıştır. 1912–1913 yıllarında ise Prof.Hubert Knachfuss ile İsviçre’li arkeolog Prof.Schazmann akropolün değişik yerlerinde kazılar yapmıştır. Bergama’daki altıncı dönem kazılarını Berlin Müzeleri Müdürü Th.Wiegand yönetmiş, 1927–1929 yıllarındaki kazılarda akropoldeki saraylar ile depolar ortaya çıkarılmıştır. Aynı zamanda Priene, Milet ve Didim kazılarını da yürüten Th.Wiegand, 1928–1938 yılları arasında da Asklepion alanı ile bazilikanın bulunduğu bölümlerde de araştırmalarını yapmıştır.


Bergama’da yapılan araştırmalarda bulunan kalıntılar, keramikler ve aletler yöredeki yerleşmenin Neolitik Çağda başladığını göstermiştir. Akropolün eteklerindeki toprak dolgular arasında bu döneme tarihlenen taş bıçaklar, Üvedik Tepe’de nefrit taşından bir balta bulunmuştur. M.Ö.4000’e tarihlenen bu eserleri Bronz Çağa ait vazolarla keramikler izlemiştir. Arkaik dönemde küçük bir yerleşim olan ancak bu dönem kalıntılarının çok az olduğu, Pergamon’dan buluntular akropolde M.Ö.800 yıllarında bir yerleşim olduğunu göstermiştir.


Helenistik dönemde en parlak çağını yaşayan Pergamon akropolünde Traian Mabedi, Dionysos Mabedi, Demeter Mabedi, Aşağı, Orta ve Yukarı Gymnasiun, Tiyatro, Heroon, Hamamlar, Zeus Sunağı, Athena Kutsal Alanı ve Mabedi, Asklepios Mabedi, Kybele Kutsal Alanı, Hera Kutsal Alanı, Propylon, Çeşme, Pergamon Kütüphanesi, Yukarı Agora, Aşağı Agora, Serapion (Bazilika), Saraylar ve Peristyl Evler bulunuyordu.