+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 1 ve 1


  1. #1
    yalın isimli Üye şimdilik offline konumundadır Administrator
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Mesajlar
    39.889
    Standart
    SPONSORLU BAĞLANTILAR
    evlilikle ilgili hikayeler (evlilik ile ilgili hikayeler ) Hakkında: evlilik ile ilgili hikayeler (evlilikle ilgili hikayeler) konusu hakkında detaylı bilgiyi, sitemizin forumunda Evlilik bölümünde bulabilirsiniz.


    Melih Cevdet’e sormuşlar ‘evlilik nedir’ diye. Eskiden demiş, kız tarafının ve oğlan tarafının ailesi biraraya gelir, yeni çiftin kuracağı yuva için beraber hazırlık yapılır, beraberce yeni ev düzülürdü. Tabi o zamanlar evler genelde bahçe içinde müstakil evlerdi. O yüzden buna ‘evlenmek’ denirdi. Şimdi ise yeni evliler apartman dairelerinde yani katlarda oturuyorlar, bu yüzden artık evlilik ‘katlanmaktır’ demiş.’
    -Bir adam gazeteye ilan vermiş: ”Eş arıyorum”. Ertesi gün yüzlerce mektup almış. Hepsi aynı şeyi söylüyormuş. ”Benimkini alabilirsin.”
    -Bir adam karısına arabasının kapısını tutuyorsa emin olabilirsiniz. ”Ya arabası yenidir ya da karısı!..”

    -Bir genç babasına sorar; ”Baba evlenmek kaça mal olur?” Baba cevap verir: ”Bilmiyorum oğlum, ben hálá ödüyorum.”







    Bir Başka Evlilik Hikayesi
    Bu yazıda kendi başımdan geçmekte olan, yalanlara dayalı evlilik hikayemi, eşim ve ailesini suçlar gibi olmamak için, isim ve yerleri değiştirerek anlatacağım. Aslında bu konuda insanların bana mail atmasını da isterim ama adresimi yazarsanız kimliğim anlaşılır. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığını bilmiyorum ama, eğer size gelen mailler olur da bunları adresime siz ulaştırırsanız sevinirim.

    Her şey bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce başladı. Üniversite ve askerlik problemini geride bırakmış, 24 yaşında bir genç olarak, biraz da özgürlüğümü yaşayabilmek için doğup büyüdüğüm şehir olan Ankara'dan ayrılarak, çalışmak için kendime bir başka şehri; İstanbul'u seçtim. Her şey güzel başlamıştı, evimi tuttum, içini istediğim gibi döşedim. Hatta irc'den tanıştığım bir kızla çıkmaya başladım. Ve bunların hepsi 2 hafta içinde oldu. Tanıştıktan bir ay sonra ilişkimiz cinsel bir boyut kazandı. Büyük ihtimal garipseyeceksiniz ama, benim bu boyuttaki ilk ilişkimdi. Söylediğine göre şimdiki eşimin de ilk ilişkisi imiş.

    Neyse detaylara değineceğim zaten. Akabinde de kız arkadaşım benim doğru insan olduğum muhabbetlerini yapmaya başladı. Bense daha çok erken olduğunu ve en azından yeni başladığım işimi garantiye almadan böyle şeylerin çok zor olduğunu söyledim. Bu arada biz çıkmaya devam ettik, ikimiz de (hesapta) her şeyi ilk defa birbirimizle yaşıyorduk. Altı ay sonra ben şirketimle süresiz kontrat imzalayınca ise evlilik isteği had safhaya ulaştı.

    O ana kadar hiç problem çıkarmayan babası, artık eve geç geldiğinde kızıyor, bu arkadaşlığın ciddiyet boyutunu sorup duruyordu. Ben de o kahrolası sorumluluk duygumla (hani kız her şeyi ilk benle yaşadı ya) " Tamam o zaman, seni zor durumda bırakacak değilim ya! " dedim. Ben şimdiye kadar kesinlikle bir kızla gönül eğlendirmek için çıkmamış biri olarak bunu demeliydim, dedim de. Ama, bu kararı, tabii ki sırf kız arkadaşımın babasının kara kaşı, kara gözü için de vermediğimi söylemek isterim.

    Kız arkadaşım her ne kadar fiziksel olarak çok çekici olmasa da birçok konuda (gezme, eğlenme, yatak, vs...) çok iyi anlaşıyorduk. Ve en önemlilerinden biri de her şeyi ilk birbirimizde görüyorduk, böylece aklım daha güzel kızlarda kalmayacaktı. Benim eşim de tıpkı benim onunla olduğu gibi her şeyi benimle öğrenmişti ve yatak konusunun sadece eşim için özel bir yeri olacaktı. Neyse, biz evlenmeye karar verdik diye apar topar ailelerimize açtık konuyu, sonra klasik nişan, düğün prosedürleri falan: evlendik. Buraya kadar sorun yok zaten.

    Evliliğimizin hemen başlarında bir gün eşim nasıl olduysa bana aslında benden önce 3 erkekle (cinsel anlamda) ilişkiye girdiğini, ama olayların o zamanki erkek arkadaşları ile gerçekleşmesine rağmen, kendi isteği dışında geliştiğini söyleyerek omzumda yarım saat ağladı. Şimdi içinizden birçoğunuzun " Nasıl oldu senle ilk olduğunu anlamadın? " dediğini duyar gibiyim. Detaya girmek istemiyorum ama şunu da hatırlatmak isterim ki cinsel ilişkinin 2-3 çeşidi var. Ayrıca günümüzün ilerlemiş tıp dünyasında onarılması çok zor olmayan şeyler de maalesef yok değil.

    Her neyse, ben o ilk anın şoku ve omzumda ağlayan birinin etkisiyle, tamam üzülme cinsinden bir şeyler söyleyip olayı geçiştirmeye çalıştım. Ama o gece, ertesi gece, sonraki gece doğru dürüst uyuyamadım hiç. Kafam sorularla doluydu. Aranızdan bazıları o soruları eminim tahmin ediyordur, ben ayrıntıya girmek istemiyorum. Neyse, takip eden günlerde, ben kendimi tutamayarak eşime o soruları sıralamaya başladım, O da sakince anlattı. Kendimi, o dönemlerde nasıl kötü hissettiğimi size anlatamam. Ne iş verimi kaldı, ne başka birşey. Eşime birkaç gün boyunca çok iyi düşünüp bana anlatması gereken başka şeyler olup olmadığına karar vermesi gerektiğini söyledim. Evliliğimiz üzerine yeminler ederek başka hiçbir şey olmadığını söyledi. Ama benim içinde bir yara açılmıştı artık.

    Bu arada biz eşimle cinsellikle ilgili hoşlandığımız, veya pek sevmediğimiz şeyleri birbirimize hep sorar, konuşuruz. Yine bir gün bu konuşmalardan birini yaparken eşimin ağzından bir şeyler kaçırması üzerine aslında ilk başta eşimin bana söylediği 3 kişinin 3 değil de 10-11 olduğunu ve cinselliğin bir çok şeklini benden önce bu sayısı geçen arkadaşlarla yaşadığını öğrendim. O an dünya kafama geçti sandım. Bir düşünsenize, 24 yaşında ilk ilişkiye girdiği kızla, O'nun da her şeyi ilk yaşadığına inanarak ve biraz da sorumluluk duygusu ile evlenen ben, gerçekten neye üzüleceğimi şaşırdım. İlk günden itibaren saflığına inandırılan, her şeyiyle çok özel olduğunu düşündüğüm eşimin ve evliliğimin aslında öyle olmadığına mı; yoksa hayatımın geri kalanını birlikte geçirmeye karar verdiğim özel insanın bana tam bir yıl boyunca türlü yalanlar söylediğine mi? (Yanlış da anlamayın lütfen, ben ille de bekaret, namus söylevleri atan biri değilim. Sadece ben nasılsam karşımdakinden de onu beklerim o kadar. Artı ilk başta bilsem, hepsini kabullenip evlenme ihtimalim de vardı.)

    Bu sefer hakikaten çok kötü olmuştum, eşime karşı hissettiğim tüm güzel duygular yavaşça tükeniyordu. Eskiden kesinlikle adıyla hitap edemediğim, sürekli "hayatım" dediğim eşime artık o kelimeyi hiç söyleyememeye başlamıştım, farkında olmadan. Ağzımdan çıkamıyordu o kelime bir türlü. Geceleri uyuyamıyordum. Alkol olayını abartmaya başladım hafiften. 1-2 ay böyle gitti ve sonra ben ayrılalım demeye başladım artık. Fakat bu da olmuyordu, her ayrılalım deyişimde, eşim bütün gece ağlıyor, ertesi gün hastalanıyor, işinden geri kalıyordu. Ben de bu geleneksel silahlara karşılık yumuşuyor ve peki bir kere daha deneyelimlere geri dönüyordum. Bu, bir yıl daha sürekli bu şekilde devam etti. Ben içki içmeden uyuyamaz oldum. Ve O'na karşı hissettiklerim iyiden iyiye kırıntı halini almaya başladı. Alkol almadan eşime dokunamıyordum bile, ama dokunmak için de öyle içiyordum ki, sabah hiçbir şey hatırlamaz oluyordum.

    Neyse, artık bu geçtiğimiz aylarda durum iyice dayanılmaz bir hal alınca bu sefer bir süre ayrı yaşamaya karar verdik. Şimdi O kah ailesinde, kah kardeşleri ile birlikte kalıyor. Bense evimdeyim. Tatillerimizi ayrı geçirdik, gerçekten de mükemmel bir tatildi. Yaklaşık bir aydır beni gören herkes " Oh be eski neşeli, espritüel Sabri geri gelmiş " şeklinde yorum yapıyor.

    Kararlaştırdığımız sürenin dolmasına bir ay kaldı ama benim fikrim %99.9 değişmeyecek (bu arada büyük konuşmamayı da öğrendim tabii). Benim için bundan sonra ev işleri dışında hiçbir problem olmayacak ki, onlar da deve ile hendek değil. Peki ama, ya, her yeni bir bayanla tanıştığında " ACABA? " diyerek karşısındaki insana bin bir şüphe ile yaklaşacak olan benim halim ne olur bilmiyorum.





    Çok Harika bir hikaye
    Yeni evli bir çift vardı.
    Evliliklerinin daha ilk aylarında,
    bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
    olmadığını anlayıvermişlerdi.

    Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
    Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
    evlenmeden önce sık sık birbirlerini
    çok sevdiklerine dair ne kadar da
    dil dökmüşlerdi.

    Ama şimdilerde, küçük bir söz,
    ufak bir hadise aralarında orta çaplı
    bir kavganın çıkasına yetiyordu.

    Bir akşam oturup ilişkilerini
    gözden geçirmeye karar verdiler.
    Her ikisi de, boşanmayı
    istememekle beraber, işlerin böyle
    gitmeyeceğinin farkındaydılar.

    Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
    "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
    bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
    Kurumaz da büyürse bunu bir daha
    aklımızdan geçirmeyelim.
    Bu süre içinde de
    ayrı ayrı odalarda kalalım."

    Bu ilginç fikir
    hanımının da hoşuna gitti.
    Ertesi gün gidip
    bir meyve fidanı aldılar ve
    birlikte bahçeye diktiler.
    Aradan bir ay geçti.
    Bir gece bahçede karşılatılar.
    Her ikisinin de elinde
    içi su dolu birer bidon vardı.







    Tayran Han Ve Ceylan Kız


    Munzur dağı yamaçlarında yemyeşil bir vadinin içinde akan görkemli bir çağlayan ve o çağlayanın kıyısında insanları kardeşçe ve huzur içinde yaşayan bir köy varmış. o zamanlar gündüzler hep güneşli, geceler hep yıldızlı geçermiş yağmur yağmadıkça. O köyün insanları hayvancılık ve tarımla sağlarmış geçimini. Akıllısı varmış delisi varmış, uslusu varmış mutlusu . varmış o Köyde herkes biribirini sever,sayarmış. Anlayacağınız dost çokmuş, düşman yokmuş.

    Bitk iler boy boy, hayvanlar soy soy, yamaçlar renk renk nergiz, bahçeler gül, lâle, sümbül,dağlar süsen, kardelen, tarlalar başak başak ekin, ağaçlar çeşit çeşit meyve doluymuş…Öyle ki güzellikler çok, kötülükler yokmuş.

    Gelgelelimki bu güzel yörede sesi dağları yakan, dağlara yamaçlara yanık türküler söyleyen Tayran Han adında genç bir aşık yaşarmış. Tayran Han onca güzelliğe çağlayana, çiçeğe, bahçeye, suya, babasının varlığına ve etrafındaki insanlara rağmen çok yalnızmış... Gün geceye durduğunda, gökyüzüne bakar, gördüğü her yıldıza bir türkü söyler, içini tarifsiz bir aşk ateşi yakarmış…Efkarından sazı ağlar, yüreği . sızım sızım sızlarmış... Her gece Ceylan gözlü, gül bakışlı bir kız girermiş rüyalarına, yüreği aşkla, özlemle çarparmış her sabah uyandığında.

    İstermiş ki, rüyaları gerçek olsun, rüyasında gördüğü ceylan gözlüsüne kavuşsun, koynunda uyuyup, koynunda uyansın, yüreği her gece aşkla dağlansın, çağlayanlar daha bir çağlayan, sevdalar daha bir sevda olsun, . sevda türküleri aksın durmadan dilinden koylara, nehirlere, alıp götürsün sesini rüzgarlar sevdalı iklimlere.

    Günlerden bir gün yine sazını eline alıp dağın başında, başını göğe kaldırmış türküsünü söylerken birden bir hışırtı duymuş... Bakmış ki her gece rüyalarına girdiği güzeller güzeli Ceylan bakışlı kız durur karşısında... Durur da öylece süzer . nazlı gözlerini ona doğru... Tayran Han ın kalbine kor olur düşer bakışı, heyecanla sarsılır gövdesi...Sevdası türkü olur, şiir olur dökülür dilinden dağlara, ovalara, çağlayanlara...
    "Hoş geldin ceylan bakışlım... maralım, yaklaş, daha da yaklaş ki yakından göreyim ceylan gözlerini, nicedir beklediğimdin, düşlediğimdin, umudum, ışığım, sevincim, her gece rüyalarıma giren sevdiğimdin." der

    Ceylan bakışlı kız yaklaşmış ürkek ürkek sonra telaşlı bir biçimde yürüyüp gözden kaybolmuş... Sinmiş bir ağacın gölgesine, derdini dillendirmiş kendince:

    "Sesini duydum uzaklardan, yaktığın türkülerden aldım sesini!... Sesine sevdalandım da geldim sana, yüreğine sevdalandım da sevdim seni. Ne var ki ben yetim, kimsesiz fakir bir kızım, yaralı bir kardeşim vardı, çekip gitti buralardan, onu bulmadan, bulup yarasını saramadan sana dönemem, ahtım var, andım var… Geldim, gördüm, bildim, sevdim seni...Fakat benim daha gidecek yolum, çekecek çilem var. Ama dünyanın neresine gidersem gideyim bir gün mutlaka döneceğim sana"

    "Duydum demiş sesini Ceylan bakışlım, duydum duymasına da hem gelir kendini gösterirsin, hem de giderim dersin? Her gece seni söyledim ezgilerimde, seni yazdım gökyüzüne. Uçan kuşun kanadında, çağlayan nehirlerin nefesinde, tan yerinde şavkıyan seherlerde, yağmurların buğusunda aradım izini.

    Gitme… Önce görünüp, sonra bırak git diye mi geldin? Gidersen yaşadıkça bükülür boynum, yüzün gülmez, dünya döndükçe . kanar yaram, muradım, ereğim sensin…"

    Ceylan kızın sevdalı yüreği acıyla burkulmuş... Seslenmiş titreyen sesiyle:
    "Nedir bu ilenmen ? Nedir bu halden bilmez tavrın?... aman dedikleri bir ilaç var, ben yollara düşüp onu bulacağım, kardeşimin yarasını onunla sarıp iyileşmesini bekleyeceğim... Burda kalırsam şu halimle; sana acıdan, tasadan başka bir şey veremem. Sen gönlü yüce bir aşıksın, sevda ipekleriyle döşeli yolların... Beni sen anlamazsan, kimler anlasın?"

    Tayran Han küsmüş, Ceylan gözlü boynu bükük; vurmuş kendini yollara... Bağrında kardeşine yetişmenin ve sevdalısına geri dönmenin hasreti, vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek çekip gitmiş uzaklara...

    Tayran Han fısıldamış ardından:
    " Bekleyeceğim maralım, Ceylan bakışlım, başımda bir tek saç, ağzımda bir tek diş kalmayıncaya ve toprağa girip mezarımda tek bir ot bitmeyinceye değin..."

    Ay geçmiş, gün geçmiş, mevsimler mevsimlere, yıllar yıllara kavuşmuş... Diyar diyar gezmiş Ceylan kız, bulmuş kardeşini, sarıp iyileştirmiş yarasını, iyileştirmişte aradan çok uzun zaman geçmiş ne eski güzelliği ne de ceylan bakışı kalmış… Sevdalısının içli sesi, gönlünün mabedinden bir an olsun silinmemiş, hayali gözlerinin önünden gitmemiş…...

    Tayran Han sarılıp sazına o dağ benim, bu yayla benim gece gündüz çağlayanlara, esip geçen rüzgarlara türküler sölemiş yanık sesiyle.

    eser bahar yeli dağlar serindir
    yardan ayrılmışam yaram derindir
    ceylan gözlerine kurban olduğum
    gel de bu gönlümü artık sevindir

    elden ele uçup giti can kuşum
    bu ağzıma kilit vurmuş susmuşum
    yüreğimde yamru yumru sancı var
    hasretinden sararmışım solmuşum

    aşkının oduyla kahroldum ceylan
    hicran oklarıyla vuruldum ceylan
    günler asır oldu geceler zindan
    seni beklemekten yoruldum ceylan

    Günler, haftalar, aylar, yıllar birbiri ardına geçip giderken, Ceylan bakışlı kız hastalanmış... Ayaklarında sevdalısına kavuşacak dermanı kalmamış, acıkmış, susamış... Ama yine de bir an olsun durmamış, düşe kalka düşmüş yola, bilirmişki derman, sevdalısına kavuşmada, sevdiğine sarılmadaymış.

    Aç susuz varmış köye, sevdalısının dağın eteklerinde kendisini beklediğini söylemişler.
    Birbirlerini gördükleri ilk andaki kadar ışıltılı ve sakin bir sabahmış munzur dağının etekleri. Ceylan gözlü zar zor varmış munzur dağının eteklerine.

    Nice soğuk iklimlerden sıcak iklimlere değin yolunu gözlediği ceylanını, gelişinden . bilmiş Aşık Tayran Han ... Seslenmiş usulca:
    "Ey sevdiğim, ey bir ömür yollarını gözlediğim, ey güzeller güzeli ceylan gözlüm, nihayet döndün sonunda... Buldun mu kardeşini, iyileşti mi yarası?. Vardın geldin ama; şimdi de benim sana verecek bir şeyim kalmadı gönlümden başka. Gönlümü kasıp kavuran hasretin, ateşi oldu bağrımın, türkülerim, . şiirlerim savrulup hasret rüzgarında sana kavuşmadan küle döndü...
    Varım yoğum savrulup gitti elimde tek bir kırık saz kaldı.. Susuzluğunu gidereceğin bir pınarım bile yok, kuruyup gitti hepsi, acıkırsan neyle doyurayım seni; sabır taşlarımda biriktirdiğim sabrım yetmezki mutluluğuna "
    Ceylan gözlü; içinde yıllarca biriktirdiği ateşle koşmaya çalışırken sevdiği adama, yuvarlanıvermiş dağdan aşağı, başı kocaman bir taşa değmiş... Son mecaliyle konuşmaya çalışmış ve bu konuştuğu son cümleler olmuş. Tayran Han, Ceylan gözlüsünü kurtarmak isterken birlikte yuvarlanıvermişler kayalardan aşağı.

    "Sarıl bana hasret kaldığım, söndür içimde yıllaraca biriktirdiğim ateşi.... Sar beni yazgım olan; canım tenimden çıkmadan beni sana kavuşturan sevdan ile...
    Koynundan alsın canımı ölüm, dinsin bu hasret ateşi. Yüreğim yüreğinden hayat bulsun yeniden. Sevdanla yaşat beni en güzel türküler söyleyerek, kollarında uyut beni güzel sesinle.."

    Ve Tayran Han nın yıllarca yolunu gözlediği sevgilisi teslim etmiş canını kollarında, nazlı gözleri kapanırken yanaklarında süzülen yaşları ırmağa dönüşmüş...

    Tayran Han tüm acılardan da büyük bir acıyla öyle sarsılmış, öyle inlemiş ki, gökyüzü yırtılmış acılı türküler okurken sesinden, şimşekler çakmış, simsiyah bir yıldırım düşmüş dağlara, acıyla inlemiş koca munzur dağı...
    İşte o gün bu gündür ne zaman mevsim bahara dönse, Teyran vadisinden Ceylan kızın gözyaşları pınar olur . çağlayarak akar ve bir yerden sonra kaybolur. Munzur ve Mercan dağının kesiştiği noktada ağıtlar rüzgar olur haykırır yıldızlı gecelerde; Tayran Han sesinde kimselerin duymadığı, kimselerin bilmediği bir türkü yankılanırmış o vadinin en kuytu yerinde..
    __________________





    DOST

    Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;
    'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
    Baba, itiraz eder,
    "Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki... "
    Devam eder durur konuşma...
    aralarında başlar bir tartışma,
    Karar verirler bir sınava,
    Dostun hakikisini anlamaya...
    Bir akşam bir koyun keserler,
    Ve koyarlar çuvala.
    Baba der ki oğluna,
    'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.
    Çuvaldan kanlar damlamakta,
    Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala, Dıştan böyle sanılmakta.
    Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.
    O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı, Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını,
    Böylece tek tek dolaşır delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.
    Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner.
    Ama içten yıkılır...
    Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.
    Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.
    Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.
    Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
    Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
    Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye.
    Bir çukur kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye
    dikerler sarımsak...
    Genç adam gelir babasına;
    'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha. Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona, işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...'
    Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!
    Der ki tokadı yiyen DOST;
    'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!
    Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...
    Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...
    Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...
    Dost dediğin;
    fanatik olmalı;
    Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.
    Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli, Ve ağladığında,
    seninle ağlamalı...
    Ama hepsinden daha çok;
    Dost matematiksel olmalı;
    Sevinci çarpmalı...
    Üzüntüyü bölmeli...
    Geçmişi çıkarmalı...
    Yarını toplamalı...
    Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...
    Ve her zaman bütün
    parçalardan daha büyük olmalı...
    İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...




    APeri Kızı Ve Munzur’un Gözyaşları

    Evvel zaman içinde kalbur saman içindeyken pireler berber develer tellal iken, Munzur efsanesi herkesin dilinde, terzilerin pirinden de önce ondan da öte kadim bir sözmüş. Bir olanı, tek olanı anlatanmış Munzur dağı. Aşk munzur’muş, munzur aşkmış. Aşk kuşatmış munzur dağını. Gözyaşları kırkpınar olup akan ol aşkın sahibiymiş Munzur.
    Efsunlanmış gibi zamana karşı durmuş yıllar yılı. Gözyaşları Munzur suyu olmuş yürürmüş kılcal damarlardan dallara, dallardan çiçeklere, çiçeklerden çimenlere. Dağ olmuş, börtü - böcek tüm canlıları barındırmış koynunda. Açıp kollarını aşkın diyarlarına, hem arşa hem arza doğru arşın arşın yürümüş Munzur.

    .../
    Çok çok eski zamanın birinde kentlerden uzak ulu bir dağın yamacında, mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı yüksek kayaların, ormanların, eteklerinde buz gibi suların çağıldadığı çağlayanların arasında, şiri mi şirin, mini minnacık bir köy varmış. Bu köyün vahşi vadileri arasında nerden geldiği ve kim olduğu bilinmeyen güzel bir peri kızı yaşarmış.

    Yapayalnız bu genç kız geçimini geyik sütü, keklik yumurtaları,kenger, yabani bitkiler, kökler, meyvalar toplayarak sağlarmış. Arada bir de köylere inererek topladığı bitkileri, meyvaları köylülere dağıtıp karşılığında da ihtiyacı olan eşyaları ve gıdaları alıp ortadan kaybolurmuş. Kimseyle uzun uzadıya konuşmaz, kimsede ona pek soru sormazmış.

    Kim olduğunu nereden geldiğini kimse bilmez ve de gizli olağan üstü bir güce sahip olduğuna inanıldığı için herkes çekinirmiş. İn mi cin mi, ne olduğu pek belli değilmiş köylülerin gözünde. O yörede herkes onun efsunlu olduğuna inanıp kimilerine göre büyücü, kimilerine göre lanetli, kimilerine göre ermiş, kimilerine göre iyilik ve hayır meleği, kimilerine göre de allahın zararsız zavallı bir kuluymuş ama en çok peri kızı olduğuna dair söylenceler ortada dolaşırmış. Hatta hayvanlarla, kuşlarla konuştuğuna dair tanık olanlar da yok değilmiş.

    Bu gün hala o yöre de Peri kızla Munzur’un aşkı üzerine beyitler söylenir, türküler derlenir, Peri kızın güzelliği konuşulur.
    Topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, kıpkızıl dudakları, inci dişleri, pembe yanaklarıyla çevredeki bütün kızları kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış.

    Peri kız köye her indiğinde herkes ona hayranlıkla bakar , ağzından çıkacak bir kelimeyi beklermiş. Her gelip gitiğinde Munzur isminde civan gibi gencin yüreği heyecandan göksünün kafesine sığmaz, gümbür gümbür atarmış, yanına yaklaşmaz uzaktan uzağa seyredip Peri kızını, içi titrermiş. Peri kızı ile her gözgöze geldiğinde yüreğine kor düşer gizli gizli yanarmış…

    Günlerden bir gün vadideki mağarasının önündeki gölün başında oturmuş, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak türküler mırıldanırken, bir süre sonra derin gölün mavi suyunda bir kıpırtı farketmiş Peri kız, mavi gölün içinde güneşle yıkanmış gibi yakamozlar saçan munzur Peri kızın mırıldandığı türküyle birlikte yavaşça göl suyunun mavi kanatlarında süzülüp çıkmış, Peri kızın dudağına bir öpücük kondurarak, peri kız daha ne olup bittiğini anlamadan, tekrar suya dalarak ortadan kaybolmuş.

    Peri kız her gece suyun kenarına oturup Munzuru beklemiş, Munzur her gece vakti ayışığıyla beraber çıkıp gelirmiş. Geldiğinde de hemen gözden kaybolup gitmezmiş gün ışıyıncaya kadar, bir kelime bile etmeden biribirine sarılır öylece sabahın olmasını beklermişler.

    Artık her gece dolunay ağaçların arasında ışıldarken onlar buluşmuş, sarılmışlar ve birbirilerine tek söz söylemeden ayrılmışlar. Biribirlerini öyle temiz duygularla ve derin bir aşkla sevmişlerki ve öyle alışmışlarki bir tek gece biribirini göremeden duramazlarmış.

    Bir gece Munzur yine çıkıp gelmiş kaldığı yere bir de bakmışki in cin yok ortalarda, bir mektup bırakarak ortadan kaybolmuş canından çok sevdiği Peri kız. Dünyası başına yıkılmış Munzur’un yüreği yanmışta yanmış…

    Sonra mektubu açıp yüreği parçalanarak okumaya başlamış munzur.

    “Ben adımı, nerden geldiğimi, kim olduğunu bilmeyen zavallı bir kızım. Kim olduğumu ve nerden geldiğimi de hiç bir zaman bilmeyeceğim. Niye böyle davrandığımı sorma, sorsanda cevabını veremem...

    Şunu bilki seni ölümüne seviyorum ama ben yalnızlıkla lanetlenmişim bir kere, yalnızlıkla lanetlenmemle son bulmuyor, hafızamı, gözlerimi bağlamışlar, geçmişimi ve kim olduğumu bilmemi, hatırlamamı engellemişler… Seni daha fazla mutsuz etmemek için, benimde bilmediğim bir yere gidiyorum…

    Ama sana aşkımın karşılığı olarak bu güne değin hiç bir kimsenin sahip olamadığı bir hediye bırakıyorum…
    Şimdiden sonra aşkımızı düşünüp acı çektiğinde ama yine de seni ölümüne sevdiğimi bilerek mutlu olduğunda, gözlerinde dökülen her damlada bir pınar fışkıracak düştüğü yerden ve ben gözyaşlarında mayalanıp akan her pınarın damlalarında saklı kalacağım...

    Ve o gece ilk defa munzurun gözlerinde munzur suyu kırk göze olup akmış kırpınar yaylasında ve Munzur buruk bir mutlulukla dünya dündükçe ağlamış.

    İşte o gün bu gündür o pınarların gözelerinden içen herkesin yüreğine buruk bir mutluluk bir ferahlık dolmuş, yüreği sevgiyle yanmış; her dilek kabul olmuş, sevenler sevdiğine, hasret çeken analar, babalar çocuklarına kavuşurmuş…

    Ve o dağların adı da Munzur olarak kalmış, gözyaşları da munzur suyu olmuş. O günden sonra ne görmüş, ne de haber almış sevdiği Peri kızından. İşte o gün bu gündür o kırk gözeden Munzur’un gözyaşları kırkpınar olup akar ve dünya döndükçe de akacak… Bu yüzdendir ki o pınarların suyundan içen herkesin yüreğine aşk, sevgi, merhamet mutluluk, iyilik dollar. Derler.

    ..../
    İşte o gün bu gündür Munzur da akan her pınar kutsaldır. Munzur'a ait bu üçüncü mitostan kaynağını almaktadır Munzur dağı ve Munzur suyu. Munzur Suyu Peri kızının gözlerinden akan gözyaşlarıdır inanışa göre. Yani tarihi derinliği çok çok eski dönemlere kadar gitmektedir




    Olay İngiltere'de geçiyor: Yaşlı bir bey sabah erken evindençıkmış yolda ilerlerkenbir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafifyaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlıkbirimine ulaştırmışlar. Hemşireler adamcağızın yarasına pansuman yapmışlarama'biraz Beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlakolupolmadığını inceleyeceklerini' söylemişler.Yaşlı bey huzursuzlanmış 'acelesi olduğunu istemediğini'söylemiş. Hemşirelermerakla acelesinin sebebini sormuş. Adamcağız da 'karım huzur evindekalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim geçkalmak istemiyorum' demiş.'Karınızın siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuzherhalde' Demiş hemşire.Adam üzgün bir ifade ile 'ne yazık ki karım Alzheimer hastası vebenim kim olduğumu bilmiyor' demiş. Hemşireler hayretle 'madem sizin kimolduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltıyapmak için koşuşturuyorsunuz' demişler.Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim olduğunu biliyorum' demiş.


    ÜMİT KARAN'IN MÜTHİŞ EVLİLİK HİKAYESİ!..

    Üç-dört ay sonra bir gün yine telefonlaştık. "Hadi bak biz Bebek’teyiz gel. Evleneceğin kız da yanımda" dedi. Hiç ciddiye almıyorum. Tabii tabii, evleneceğim kız, diyorum. Çünkü evlenmek aklımın köşesinde bile yok. Bebek Koru Kahve’ye gittim. Gidiş o gidiş.
    22 Ekim 2006 Pazar 02:13


    Galatasaraylı futbolcu Ümit Karan’ın (30) çamaşır makinesinin önünde poposunu salladı, buzdolabına gardırop muamelesi yaptığı, karısı Zeynep’i çileden çıkardığı Siemens reklamlarını izlediniz değil mi? Reklamlar çekildiği dönemde Zeynep Karan (23) sekiz buçuk aylık hamileydi. İki hafta sonra doğum yaptı.

    Ne tesadüf ki Ümit Can’ın dünyaya geldiği gün röportajımız için randevulaştığımız gündü. Erteledik. Sular durulunca evlerinde buluştuk. İtiraf edelim giderken birbirine bu kadar aşık bir çiftle karşılaşacağımızı hiç beklemiyorduk. Aşk hikayelerini okuduğunuzda siz de çok şaşıracaksınız.

    Nasıl tanıştınız? Nasıl buldunuz birbirinizi?

    Ümit: Aslında bunun çok eğlenceli bir hikayesi var. Önce Zeynep’in yakın bir arkadaşıyla tanıştım. 2004’te İstanbul’da gece kulübü Laila’da Show TV’nin gecesine davetliydim orada yanıma geldi. "Sizden bir imza alabilir miyim" dedi. İmzaladım. Tam gidiyordu. Pat diye, "Bir arkadaşım var onu seninle evlendireceğim" dedi. Allah Allah! Kimsin, niye böyle bir şey söylüyorsun? Fazla ciddiye almadım ama telefon numaramı da verdim. Sempatik bir kızdı. Sonra araya bayağı bir zaman girdi. Denk getiremedik, görüşemedik. Ama her telefon konuşmamızda "Mutlaka buluşmamız lazım, seni evleneceğin kızla tanıştıracağım" diyor.

    Zeynep: Bana da aynı şeyi söylüyor. "Seni biriyle tanıştıracağım, o evleneceğin adam" diyor.

    Bu arada siz Ümit Karan’ı tanıyor musunuz? Hayranı falan mısınız?

    Zeynep: Hiç değil. Çünkü futbolla alakam yok.

    Ümit: Üç-dört ay sonra bir gün yine telefonlaştık. "Hadi bak biz Bebek’teyiz gel. Evleneceğin kız da yanımda" dedi. Hiç ciddiye almıyorum. Tabii tabii, evleneceğim kız, diyorum. Çünkü evlenmek aklımın köşesinde bile yok. Bebek Koru Kahve’ye gittim. Gidiş o gidiş.

    Ne oldu? Elektrik çarpması mı? Yıldız kayması mı? Yıldırım düşmesi mi?

    Ümit: İlk görüşte aşk! Hiç belli etmedim ama "Evet ben bu kızla evleneceğim" hissi geldi kalbimin ve beynimin orta yerine oturdu. Onda da aynı şey olmuş. Ama ilk konuşmamızda biraz sürtüştük.

    ÇATALI GÖZÜNE SOKUYORDUM

    Gerçek aşklar kavgayla başlar durumları mı?

    Ümit: Valla çatalı gözüne sokuyordum.

    Zeynep: Futbolculara karşı birazönyargım vardır. Çapkın ve gereksiz insanlar olduğunu düşünürdüm. Kitap okumazlar falan...

    Ümit: Arkadaş reklamcı olduğu için biraz entel, dantel. Koru Kahve’den bay bay deyip kalktık. Ne numara alışverişi oldu, ne bir şey.

    Zeynep: Bir daha görüşebileceğimizi hiç düşünmüyordum.

    Ümit: Onu gördüğüm anda hissettiğim o şey iki hafta etkisini hiç kaybetmeyince bizi tanıştıran kişiden Zeynep’in telefonunu istemeye karar verdim. Ve "Nasılsın" diye mesaj attım.

    Bu ortak arkadaşınız medyum mu? Yoksa bir şeyin kırk kere söylenirse olacağına mı inanıyor?

    Zeynep: Hayır değil. Sadece Ümit’in çok büyük hayranı ve benim de çok eski arkadaşım. Uygun gördü.

    Tanıştıktan ne kadar süre sonra evlendiniz?

    Zeynep: Bir ay sonra evlenme teklif etti, sekiz ay sonra evlendik.

    Aranızdaki bu sihrin kaynağı ne?

    Ümit: Aynıyız. Zeynep’e bir şeyi çok fazla anlatmama gerek yok. O hemen anlıyor. Düşünce tarzlarımız çok benziyor. Kel alaka konulara aynı yorumları getirebiliyoruz. Zevklerimiz de çok farklı değil. O belki spora, ben belki kitaba çok düşkün değilim. Ama hayattan keyif alma biçimimiz aynı. Güzel yemek yemeyi severiz, doğaya düşkünüz. Ben kebap seviyorum. Zeynep İtalyan yemeği. Ama ikimiz de şarabımızı içeriz.

    Zeynep: Aslında hiç benzemiyoruz ama aynıyız. Garip bir durum. Çok iyi anlaşabiliyoruz.

    Hemen evlendiniz ve hemen çocuğunuz oldu? Aşkımız hemen meyve versin telaşı mı bu?
    Ümit: Planlı değildi. Denk geldi. Biz de doğurmaya karar verdik.

    Zeynep: İkimiz de çocukları çok seviyoruz. Olunca da hayır demedik.

    ÊPeki daha çok çocuğunuz olsun istiyor musunuz?

    Zeynep: Şu anda ikimiz de bu soruyu kaldıracak ruh halinde değiliz.

    Kim daha kıskanç?

    Zeynep: İkimiz de çok kıskanç değiliz. Ben arada sırada arıza veriyorum ama az.

    Hayranlar yüzünden mi? Çok taciz ediliyor musunuz?

    Zeynep: Eskiden çok fenaydı. Baba olduğu için artık duruldu.

    FUTBOLCULARLA ARKADAŞLIK YAPAMIYORUM

    Alman ekolünden gelen bir futbolcusunuz. Berlin yakınlarında bir kasabada doğdunuz, büyüdünüz. Nasıl keşfedildiniz?
    - Ailemin bir ithalat-ihracat dükkanı vardı. Türkiye’den getirdiğimiz incik, boncuk, çaydanlık, kaset gibi şeyleri satardık. Sonra alışveriş yapıp para vermeyen akrabalar yüzünden battık. Neyse bir gün dükkanın önünde top oynuyorum. Beş yaşındayım. Bir Alman gelip benimle konuşmaya başladı. Antrenör olduğunu, stilimi çok beğendiğini, çalıştırmak istediğini söyledi. Futbol okuluna yazıldım. Babam da antrenördü zaten. Futbolla birlikte eğitimime devam ettim. Lise bitti. Kulüplerden teklif gelmeye başladı. Türkiye’den Gençlerbirliği takımından çağırdılar. Anlaştık ve Türkiye’ye geldim.

    Sizin gibi Almanya’da yetişen İlhan Mansız ilk geldiğinde, bir-iki ay sonra geri kaçmış. Siz de kaçmayı düşündünüz mü?

    - Düşünmez miyim? 19 yıl Almanya’da yaşadım. Geldiğimde iki kültür arasında kaldım. İlk yıllar sürekli dönmeyi düşündüm. Dört-beş yıl sonra alışabildim. Almanya’da futbol oynamak çok rahat. Özel hayatına kimse karışmaz. En önemlisi daha özgürsünüz, küçük büyük ayrımı yok. Burada resmen ast üst ilişkisi var.

    En son ne zaman Almanya’ya geri dönmeyi düşündünüz?

    - İki yıl önce Ankaraspor’a kiralık gittiğim dönemde. Teklif de vardı. Almanya’ya dönmeme sebebim yanımda oturuyor. Gitseydim bu ilişki böyle sonuçlanmazdı. Ankara’dayken sürdürebildik. Mesafeler kısa, haftada iki gün gelebiliyordum. Zeynep hiç baskı yapmadı. Kararı bana bıraktı ama ben onu bırakamadım.

    Futbolu okulunda öğrendiniz, sokakta değil. Bu ikisi çok farklı şeyler mi?

    - Bir kere bizim temelimiz daha sağlam. Almanya’da beş yaşında öğrendiğiniz şeyi, Türkiye’de 13-14 yaşından sonra vermeye çalışıyorlar. Olmuyor tabii. Maçlardaki teknik yanlışlıklar hep bu sebeple yapılıyor. Türkiye’de çok yetenekli futbolcular var ama hepsi sadece doğal yetenekleriyle oynuyor. İyi bir eğitim görebilselerdi çok daha yüksek yerlere gelebilirlerdi.

    Geçen yıl kariyerinizin en ciddi sakatlığını geçirdiniz. Bu sakatlıktan sonra ne düşündünüz?

    - Çarpraz bağlarımdan ameliyat oldum. Çok ciddi bir sakatlıktı. Futbolun bir yere kadar olduğunu, hayatta daha önemli şeylerin bulunduğunu anladım. O dönemde Zeynep hamileydi. O bir koltukta yatıyordu, ben bir koltukta. Halimiz çok komikti. Karım aşeremedi bile. Bir şey isteyemedi ki, iki seksen yatıyordum! Mutfaktan içecek bir şeyler getirme işini bile sıraya bağlamıştık.

    Yakın zamanda ligdeki 100. golünüzü attınız. Nedir bu 100. golün anlamı?

    - Sayısal bir durum, başka bir anlamı yok. İyi bir gol oldu. Beşiktaş’a attım.

    Derbi maçlarının golcüsü olarak tanınıyorsunuz. Karan deyince özellikle Fenerbahçelilerin tüyleri diken diken oluyor. Fenerbahçe’ye çok gol attınız değil mi?

    - Fenerli misin?

    Beşiktaşlıyım.

    - Ankara’da Gençlerbirliği’nde oynamaya başladığım ilk günden beri büyük takımlara çok gol atarım. Bu yıldızımı parlatan durumdur. Türkiye’de Anadolu takımına istediğin kadar gol at, değerin sıfırdır. Ama bir büyük takıma gol at, parlarsın. Hiçbir maçı gözümde büyütmem. Bence bütün takımlar aynı. İyi hazırlandığın ve iyi top oynadığın zaman herkesi yenebilirsiniz. X takımındaki futbolcunun fiyatının çok pahalı olması bir şeyi değiştirmez.

    Bir açıklamanız var: "Ben de bir gün Tümer gibi Fenerbahçe’ye geçebilirim." Bu açıklamayı çok talihsiz bulanlara ne cevap vereceksiniz?-

    O cümle öyle değil. Gazeteci bana dedi ki: "Tümer hakkında ne düşünüyorsun?" Ben de "Tümer kendi kararını verdi. Saygı duyarım" dedim. "Peki sen de Fenerbahçe’ye geçer misin" diye sordu. "Galatasaray yönetimi ya da teknik direktörle anlaşamazsam bütün teklifleri değerlendiririm" dedim. Ne yapacağım, aç mı kalacağım? Bir yerde oynamak zorundayım. Bu işten 5-10 yıl para kazanabiliyoruz. Zamanımız kısa. İyi değerlendirmemiz gerekiyor.

    Bu saatten sonra yurtdışında futbol oynar mısınız?

    - İngiltere’den teklif var. Biz de sıcak bakıyoruz. Oğlumuzun eğitimi için de iyi olacağını düşünüyoruz.

    En yakın arkadaşınız kim?

    - Futbolcu değil. Ünlü de değil. Futbolcularla arkadaşlık yapamıyorum. Futbolu eve taşımak istemiyorum. Özel hayatımın şekli daha farklı.

    Sizin için Galatasaray takımında Hakan Şükür’den sonra kendini gösterebilmiş ender oyunculardan biridir, diyorlar. Galatasaray’da böyle bir sıkıntı mı var?
    - Valla bilmiyorum. Ben işimi yapmaya çalışıyorum. Çok fazla polemiğe girmiyorum. Eskiden girerdim. Ama hálá haksızlığa hiç tahammül edemiyorum.

    Onu gördüğüm anda hissettiğim o şey iki hafta etkisini hiç kaybetmeyince...

    Reklamda oynama hikayesi nasıl oldu?

    Zeynep: Teklif benim önceden çalıştığım ajanstan geldi. Bana zaten sürekli "Seni bir gün reklamlarda oynatacağız" derlerdi. Ümit’le evlenince uygun düştük.

    Nasıl bir deneyimdi?

    Ümit: Zaten kamera önünde olmaya alışığız. Zeynep’in hiç deneyimi yoktu ama inanılmazdı. Bana herkes "Çok güzel reklam olmuş. Ama Zeynep gibi harika rol yapan biri seninle niye oynadı" diyor.

    Devamı gelecek mi bu reklamın?

    Ümit: Siemens’le anlaşmamız devam ediyor. Ama asıl teklifi bebeğe bekliyorum. Bakalım onu da oynatmak isteyecekler mi? Ama o bizim kadar ucuza gitmez bilsinler.

    Ya bir de dizi teklifi gelirse?

    Ümit: Değerlendiririz. Tekliflere açığız.

    Futbol hayatınız bittikten sonra yapmayı planladığınız ilk şey nedir?

    Zeynep: Dünya turuna çıkacağız, söz verdi Ümit. Bir yıl hiç çalışmayacak.

    Ümit: Evet Zeynep’e sözüm var. Balayına bile evlendikten altı ay sonra gidebildik. Zaten kardeşimle birlikte yaptığım bir araba işi var. Ona devam edebilirim.

    Zeynep ofsaytı en hızlı öğrenen kadın

    Zeynep Hanım futbolla aranız düzeldi mi?

    - Tabii daha çok ilgi göstermeye başladım. Tuttuğum bir takım yoktu. Şimdi Galatasaray’a sempati duyuyorum. Kuralları öğrendim. Maç izleyebiliyorum.

    Ümit: İnanılmaz hızlı öğrendi. Yaptığı yorumları bir görseniz, şaşar kalırsınız. Bence Zeynep ofsaytın ne olduğunu en hızlı öğrenen kadın. Düşünsenize hayatında bir kere maç izlemiş, Allahtan o maçta da ben oynuyormuşum da adım kulağına aşinaydı.

    Çocuğunuzun futbolcu olmasını ister misiniz?

    Zeynep: Yok.

    Ümit: Ben isterim. Çünkü ben de bu işi babamdan öğrendim. Babadan oğula geçsin.

    Galatasaray sıkıntılı

    Bir Galatasaray değerlendirmesi yapar mısınız? Takımı şu anda nasıl görüyorsunuz?

    - Sıkıntılı. Bu sıkıntıda herkesin büyük payı var. Oyuncuların da, hocanın da, yönetimin de... Nasıl şampiyon olunca hep birlikte şampiyon oluyorsak, kötü gidişatta da sorumluluğumuz ortak.

    Yedek kalmak sizin moralinizi bozuyor mu?

    - Herkesin bozar. Türkiye’de şu var. İlk on birde oynamadığın sürece yoksun, çok kötüsün. Avrupa’da öyle mi? Kimler kimler yedekte kalıyor. Türkiye’de birkaç maç ilk on birde oynamadığın zaman "Sen ne yaptın ki" diyorlar.

    Toroğlu’nun yüzüne bakmam

    Futbol yorumcularıyla aranız nasıl? Takip ediyor musunuz?

    - Ne dediklerini hiç dinlemiyorum.

    Geçmişte Erman Toroğlu ile tatsız bir şey oldu herhalde...

    - Evet ama yayında dediği lafı duymadım. Duysam çok kızardım. Çok büyük tatsızlık çıkardı.

    Peki hiç yüzyüze geldiniz mi?

    - Hayır. Gelsem yüzüne bakmam ki. Sana terbiyesizliğin en büyüğünü yapmış adama ne diyeceksin. Aileme hakaret etti ya. O şaka dese de kaka yaptı.



    lınTı....

    Konu ftm tarafından (07-04-2009 Saat 14:07 ) değiştirilmiştir.

    SPONSORLU BAĞLANTILAR

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-02-2009, 02:41
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-02-2009, 02:37
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-02-2009, 02:35
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07-02-2009, 02:30
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06-28-2009, 03:15