+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 1 ve 1


  1. #1
    azra isimli Üye şimdilik offline konumundadır Senior Member
    Üyelik tarihi
    Jun 2010
    Mesajlar
    537
    Standart
    SPONSORLU BAĞLANTILAR
    * Medusa’nın hikâyesini*

    1640 yılında Osmanlı tahtında Sultan İbrahim vardır. İstanbul’da işlenen bir dizi cinayet üç sadrazamı başından etmiştir. Peki, bu cinayetleri kim ya da kimler işlemektedir? Mitos Efendi sarayın Harem odalarına nasıl girmişti? Cinci Hüseyin’in yıllarca Yerebatan’da aradığı esrarengiz sır neydi? Büyük bir pişmanlık ve sırlı bir aşk cinayeti...

    Rivayetler ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var. Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak, sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor.

    Yağlı sedir ağacından yapılmış meşaleler, gece karanlığında ölgün ölgün yanıyor ve ıslak taş duvarları yetersizce aydınlatıyordu. Soğuktu. İnsanın kanını donduran nemli bir soğuk, nereden estiği belli olmayan ıslıklı rüzgarlarla, yeraltındaki uçsuz bucaksız bu dev mağarada kol geziyordu. Meşalelerin ışıkları, tabanı kaplayan bir karış yüksekliğindeki suyun yüzeyinde, korkunç şekilli hayvan resimleri yaratıyordu. Gece karanlığında binlerce adam, soğuktan donmamak için birbirlerine sımsıkı sokulmuş, sabah olmasını bekliyordu. Yer suyla kaplı olduğu için oturamıyorlardı, yatamıyorlardı. Sudan biraz yüksekçe duvar çıkıntılarına sırayla çıkıp, uyuklamaya çalışıyorlardı. Üzerlerindeki Hidrapolis keteninden yapılmış paramparça harmaniyeler, tunikler onları bu dondurucu soğuktan kurtarmaya yetmiyor, çoğu bir daha uyanamayacakları sonsuz bir uykuya dalarak yavaşça suya düşüyor ve cansız gövdelerinin suda çıkardığı şapırtılı ses, mağaranın ıslak duvarlarında uzun uzun yankılanıyordu. Dünyanın yedi iklim, dört mevsiminden bahtsız kaderlerinin buraya sürükleyip attığı 7000 kadar adam bu dipsiz mağarada birer birer hayata veda ederken geride kalanlar, arkadaşları için sessizce gözyaşı döküyordu. Esmer tenli Suriyeliler, tıknaz Gürcüler, kulaklarında bakır halkalar taşıyan Habeşler, yüz ve kolları nakış nakış dövmeli Persler, burunlarına demir çemberler takmış abanoz vücutlu Araplar, saçları örgülü Hintliler, gururlarını çoktan yitirmiş Kafkasyalılar ağlıyorlardı. Gözyaşları sessizce suya düşüyor, suda zümrüt yeşili ve fosforlu yakamozlar yaratıyordu. Arkadaşlarının ve kendilerinin kötü kaderi için sessizce ağlayan bu adamlar, gözyaşlarının yıllar sonra yine burada dikilecek sütunlara işleneceğini ve bu gözyaşı kabartmalarını gören milyonlarca insanın da ağlayacağını görecek kadar çok yaşayamayacaklardı.

    Yere batmış bir saray



    Kadim tarih kitaplarının tozlu sayfalarındaki kuru ve resmi ifadeli bilgileri okurken kafamızda canlanan görüntüler bunlar. Yerebatan Sarayı ya da dünyada tanınan adıyla Basilika Sarnıcı’ndan bahsediyoruz. Bizans resmi kayıtlarına göre, 7000 kölenin çok zor şartlar altında ve geceli gündüzlü çalışarak inşa ettikleri dünyanın en büyük sarnıcının içindeki mermer sütunların çoğunun üzerinde bulunan gözyaşı şekilleri, işte bu inşaat sırasında hayatını kaybeden köleler için ağlayan arkadaşlarının gözyaşlarını temsil ediyor. Kurulduğu andan itibaren zenginliğin sembolü haline gelen İstanbul, tarihi boyunca sık sık kuşatmalarla karşılaşmış. Uzun süren kuşatmalar sırasında meydana gelen su sıkıntısını önlemek için de suların depolanacağı sarnıçlar yapma ihtiyacı duyulmuş. Bunlardan en büyüğü de Yerebatan Sarnıcı. Ayasofya’nın güney batısında ve biraz ilerisinde bulunan Basilika Sarnıcı, 527-565 yılları arasında hüküm süren Bizans imparatoru I. Justinianus tarafından yaptırılmış. Sonraları suyun içinden yükselen ve adeta bir ormanı andıran mermer sütunlar nedeniyle halk arasında “Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiş. Sarnıcın yerinde daha önce erken Roma çağında yapılmış olan büyük bir Basilika varmış. Burası 476 yılında çıkan bir yangında tamamen harap olduktan sonra İlius tarafından yeniden yaptırılmış, ancak tekrar bir yangın felaketine daha uğramış. Daha sonra 532 yılında bütün İstanbul’u kasıp kavuran Nika isyanında mermerlerine varıncaya kadar tahrip edilmiş. İmparator Justinianus, yangına uğramış olan büyük basilikanın yerinde tahminen 542 yılında, kayalık olan arazinin metrelerce derine inilerek kazılması yoluyla günümüzdeki sarnıcı yaptırmış. İnşaat sırasında tam 70000 köle yeraltında çalışmış. Basilika Sarnıcı’nın suyu İmparator Valens tarafından 368 yılında yaptırılan 971 metre uzunluğundaki Valens (Bozdoğan) kemeri ile İmparator Justinianus’un yaptırdığı 115 metre uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 kilometre mesafede bulunan bugünkü Belgrat Ormanları’nda bulunan Eğrikapı su taksim merkezinden getirilmiş.



    Yerebatan Sarayı, uzunluğu 140, genişliği ise 70 metre olan dikdörtgen biçiminde bir alanı kapsayan dev bir yapı. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen sarnıcın içinde her biri 9 metre yüksekliğinde tam 336 sütun bulunuyor. Birbirlerine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28 tane olmak üzere 12 sıra oluşturuyor. Çoğunun daha eski yapılardan toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer cinsleriyle granitten yontulmuş sütunların büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmı da üst üste iki parçadan meydana geliyor. Sütunların bazıları Korint, bazıları da Dor üslubunda yapılmış. Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 metre kalınlığındaki duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla sıvanarak su geçirmez hale getirilmiş. Toplam 9.800 metrekarelik bir alanı bulunan sarnıç yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine sahip. Sütunlardan, üzeri oyma ve kabartma halinde tavus gözü, sarkık dal ve özellikle gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı hemen dikkat çekiyor. Bu gözyaşlarının hikayesini anlattık ve daha o zamanlarda bile Bizanslılar bunların bahtsız kölelerin gözyaşları olduğuna inanırlarmış.

    Medusa’nın gözleri

    Yerebatan Sarayı denince, burada bulunan Medusa heykellerinden de mutlaka söz etmek gerekiyor. Sarnıcın kuzey batı köşesindeki iki sütunun altında dayanak olarak kullanılan bu Medusa başları, Roma çağı heykeltraşlık sanatının en güzel örnekleri. Rivayetlere göre Medusa, Yunan Mitolojisi’nde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona’dan biri. Kendisine bakanları bir anda taşa çevirme gücüne sahip olan ve saçları yüzlerce yılandan meydana gelen Medusa’nın heykelleri, eski dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden koruması inancıyla kullanılmış. Yine rivayetlere göre Medusa, simsiyah gözleri ve uzun lepiska saçlarının güzelliği ile övünen bir genç kızmış. Eski Yunanistan’ın en büyük tanrısı Zeus’un oğlu olan Perseus’a gönül vermiş. Ne var ki, tanrıça Athene de Perseus’a aşıkmış ve çok kıskandığı Medusa’nın o pek öğündüğü saçlarını, korkunç yılanlar haline getirmiş. Ondan sonra da Medusa her kime baksa, onu bir anda taş haline getirir olmuş. Rivayetler ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var. Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak, sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor.

    Osmanlı’nın su sevdası

    İstanbul 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra, Yerebatan Sarnıcı bir süre kendi haline bırakılmış. Çünkü Osmanlılar duran değil, akan suyu benimsemişler. Ayrıca Osmanlılar İstanbul’un su sıkıntısını yeni yaptıkları su kemerleri ile büyük ölçüde gidermiş oldukları için, Yerebatan’ın suyunu daha çok saray bahçelerinin sulanmasında kullanmışlar. Ama Osmanlı yönetimi Yerebatan’a karşı tümüyle ilgisiz de kalmamış. Sarnıçta gerekli onarımlar hep yapılmış. Osmanlı İmparatorluğu döneminde sarnıcın ilk onarımı 1723 yılında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yapılmış. 1876 yılında da Sultan II. Abdülhamit döneminde ikinci kez büyük bir onarımdan daha geçirilmiş. Yerebatan’ı yıllar sonra ilk kez keşfedip, Batı dünyasına tanıtan kişi ise 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak için İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius olmuş. Bu kadar eski, bu kadar büyük ve bu kadar gizemli bir sarnıç hakkında çok fazla rivayet ve hikaye olması doğal. Cumhuriyet döneminde müze haline getirilen Yerebatan Sarayı, bugün artık aydınlatılmış suları, içinde yüzen balıkları ile yine ayakta ve ziyaretçilerini bilinmeyen bir tarihin derinliklerine doğru esrarengiz bir yolculuğa çıkarıyor.

    Ve Binbirdirek

    Aslında Yerebatan’ın biraz ilerisinde, onun kadar tanınmayan küçük bir kardeşi daha var. Binbirdirek Sarnıcı, Sultanahmet Camii ile Çemberlitaş arasındaki Divanyolu’nda bulunuyor. Binbirdirek, Bizans İmparatoru I’inci Constantinus döneminde Roma’dan İstanbul’a gelen senatör Philoksenus’un yaptırdığı sarayın sarnıcı olarak inşa edilmiş. 64’e 57 metre boyutlarındaki sarnıçta 16 diziden oluşan 224 sütun var ve adını da bu sütunlardan alıyor.Bizans’ın son zamanlarında terk edilen Binbirdirek, Osmanlı döneminde ipek ve iplik atölyelerinin bulunduğu bir yer haline getirilmiş. Daha sonraları üzerine Tayyarzade ve Fazlı Paşa köşkleri yapılan Binbirdirek de bugün müze olarak kullanılıyor. Binbirdirek Sarnıcı, Avrupa'nın ikinci büyük kapalı su sarnıcı olma özelliğini taşıyor. Yolunuz düşerse Yerebatan Sarayı’na ya da Binbirdirek Sarnıcı’na gidin. Meneviş meneviş harelenen suları, yüzlerce yıldır sürüp gelen ahenkli su seslerini, kaderlerine ağlayan adamların sessiz iç çekişlerini, şafak pembesi, hüzün mavisi renklerinde, nakış nakış ipek dokunan tezgahların fısıltısını duyacaksınız.

    Konu azra tarafından (08-07-2010 Saat 01:51 ) değiştirilmiştir.

    SPONSORLU BAĞLANTILAR

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05-31-2009, 21:18